Çevrim İçi Makaleler

YEREL SİYASET KADINLAR İÇİN NEDEN ÖNEMLİ?
*
Ayten Alkan
Mahalleyi, ilçeyi, kenti, köyü, kısacası “ortak yaşam çevresi”ni kadınlarla erkekler
aynı biçimde kullanmaz. Yaşam çevresinin sunduğu ekonomik, toplumsal ve mekansal
olanaklardan yararlanma fırsatları, dolayısıyla sorunları, gereksinimleri, beklentileri aynı
değildir. Bu nedenle, “ortak yaşam çevresi”ne yönelik politika(sızlık)lar kadınlarla erkekleri
farklı biçimlerde etkiler. Sözgelimi, yerel düzeyde sunulması gereken birçok hizmetin yeterli
nitelik ve uygun maliyette sunulmaması durumunda ortaya çıkan boşluk ağırlıklı olarak
kadınlarca doldurulur ya da kadınların üstlenmek durumunda olduğu birtakım işleri yerine
getirmeleri güçleşir. Örneğin, yaygın kamusal çocuk bakım hizmetinin sunulmadığı bir
beldede bu toplumsal sorumluluk kadınlarca ve kadınlararası dayanışma ağları kanalıyla
yerine getirilir (Başkent’te dahi toplam olarak yalnızca 11 belediye kreşi bulunduğunu,
bunların da en fazla “personel destek hizmeti” sunduğunu biliyor muydunuz?…). Ya da
özellikle kırsal yerleşimlerde ve gecekondu alanlarında, düzenli kullanma ve içme suyu
sağlanmaması durumunda suyu uzaktan taşıyıp kaynatanlar, çamaşırı yıkamak için su
kaynağına götürüp getirenler, çöplerin sokaktan toplanmaması durumunda belli bir yere
taşımak durumunda kalanlar ağırlıklı olarak kadınlar ve kız çocuklarıdır. Öyle ki, 1992’de
Bolivya’da yerel hizmet eksikliklerini belirlemeye yarayacak göstergeler elde etmeye çalışan
bir grup araştırmacı, okul yaşında olup da okula gitmeyen kızların sayısını, hizmet, özellikle
de su hizmetleri eksikliğinin çarpıcı bir göstergesi olarak ortaya koyarlar1
. Wedel de
İstanbul’un gecekondu semtlerinde yaptığı araştırmasında benzeri sonuçlara ulaşır. Asfaltsız
yolların ev temizliği ve çamaşır yükünü nasıl artırdığı, çok sık ve uzun süreli kesilen
elektiriğin teknik ev araçlarının kullanılamaması anlamına geldiği, mahalle pazarının yokluğu
durumunda alışveriş yükünün hem zaman hem mesafe anlamında birkaç katına çıktığı, vb.
gibi pratik gereksinim sorunları, Wedel’in yaptığı görüşmelerde saptadığı noktalardır2
.
Tanınmış bir kent toplumbilimcisinin söylediği gibi3
:
“Kadınların ikincil bağımlı rolü konut, ulaşım ve kamu hizmetlerinin
‘sürdürülebilmesi’ için yapılan yatırımı en aza indirmeye olanak sağlamaktadır.
Sonuçta sistem hala ‘işliyorsa’, bu, kadınların parasız ulaşımı garantilemesi (insan
ve mal hareketi), evlerini tamir etmesi, kantin olmadığında yemek hazırlaması,
etrafta alışveriş için dolaşmaya daha fazla zaman ayırması, bakımevi olmadığında
diğerlerinin çocuklarına bakması ve sosyal bir boşluk olduğunda veya kültürel
yaratıcılığın yokluğunda üreticilere ‘parasız eğlence’ sağlaması nedeniyle
olmaktadır. Eğer ‘hiçbir şey yapmayan’ kadınlar ‘yalnızca bunu’ durdursalar,
bildiğimiz biçimiyle tüm kent yapısı işlevlerini sürdürmekten aciz kalacaktır.
Günümüzün kenti ‘kadın tüketicilerin’ ‘erkek üreticilere’ bağımlılığına
dayanmaktadır. Feminist hareketin altüst edici yapısının nedeni daha fazla
bakımevi talebi değildir; bundan sonra herhangi bir şeye bakmayı
reddetmelerinden kaynaklanır!” (1997:221)
Öte yandan sorun yalnızca yerel hizmet boşluğunun kadınlar üzerinde yarattığı
karşılıksız ve ağır çalışma yükü değil, aynı zamanda belli hizmet alanlarının toplumsal
cinsiyet farklarını / özgüllüklerini görüp görmediğidir de. Bu “görmeme” sorununu belki de en
çarpıcı biçimiyle açığa çıkaran alan, kadınlar söz konusu olduğunda “kamusal / özel
* Birikim, Sayı 179 (Mart 2004)
1
Wandia Seaforth (1995) Women in Human Settlements Development: Getting the Issues Right, UNCHS: 1.
2
Heidi Wedel (2001) Siyaset ve Cinsiyet, Metis, İstanbul: 90-8
3
Manuel Castells (1997) Kent, Sınıf, İktidar, çev.Asuman Erendil, Bilim ve Sanat, Ankara: 221. karşıtlığının yüzyüze geldiği fay hattı”nda4
duran, kentsel güvenliktir. Kent-içi ulaşıma ilişkin
planlama ve kararlar da içinde olmak üzere mekansal düzenlemeler, kentsel güvenliğin
kadınlar için daha farklı ve genellikle de daha fazla bir anlam taşıdığını pek çoğunlukla hesaba
katmaz (Bu özgüllüğü dikkate alan uygulamalar için çok yüksek kamusal kaynaklar da
gerekmez üstelik. Sözgelimi Montreal Kanada’da belediye otobüsleri hava karardıktan sonra
kadınları iki durak arasında da indirip bindirir…). Öte yandan, geleneksel “kentsel güvenlik”
kavrayışı çok büyük ölçüde kamusal mekan ve ilişkilere göndermeyle kurulduğundan, ev
içinde şiddetin türlü biçimlerine maruz kalan kadınların yalnızca “özel alan kişileri” olarak
değil, aynı zamanda “yurttaş” ve “kenttaş” olarak da zarar gördükleri “unutulur”5
.
Çoğu kadının yaşamında konut ve yakın çevresi neredeyse tek yaşama (kimi kez de
gelir getirici çalışma) alanıyken, hizmetlerin mekansal dağılımı kadar kentin geleneksel
bölgelemesi de oturma/çalışma, üretim/tüketim alanları, ev/işyeri gibi karşıtlıklarıyla bu
gerçeği safdışı bırakma eğilimindedir. Kadınların otomobil sahipliği ve kullanımı oranları son
derece düşükken, kent-içi ulaşım düzenlemeleri yayalık ve toplu taşımacılığa üvey evlat
muamelesi yapar…
Yerel Temsilde Kadınların “Yokluk Sendromu”
Gündelik yaşamın farklı kesitlerinden verilen yukarıdaki örnekler çoğaltılabilir. Fakat
önemli olan, kadınların yerel topluluk içindeki konumları, yaşam çevrelerinde karşılaştıkları
sorunlar, hizmet öncelikleri, yerel nitelikli gereksinimlerinin toplumsal cinsiyetle ilgili
özgüllükler taşıdığının ayırdına varmaktır. İşte, temsil sorunu da burada düğümlenir; çünkü
yerel temsil düzeneği, beldeyi ilgilendiren kararlarda kenttaşların bir tür yetki devri anlamına
gelir. Yetkinin dizgesel olarak bir cinsten ötekine devredilmesiyse nüfusun yarısının
gereksinimlerine karşı daha baştan bir körlük oluşmasının altyapısını hazırlar, çünkü
yaşayışların farklılığı temsil düzeneklerine taşınan bilgi ve deneyimin farklılığını da
birlikteliğinde getirir.
Kuşkusuz, ulusal seçim düzeneklerinde olduğu gibi, yerel temsil düzeneklerinde
seçme olmasa da seçilme süreci oldukça karmaşıktır ve temsilin bir “yansıtma” işlevi görmesi
uygulamada olanaksızlaşır. Özellikle giderek büyüyen kentsel alanlarda varolan politik ve
tüzel yapı içinde, çok özel durumlar dışında, bağımsız aday olup seçilebilmek neredeyse
olanaksızdır. Bugünkü koşullarda siyasal partilerin aday listelerini belirleme ölçüt ve
yöntemleriyse, demokratikliğin sağlanabilmesi açısından oldukça sorunludur. Adayları
genellikle parti örgütlerinin üst yönetimleri belirler. Bu düzenekle de bağlantılı olarak, ulusal
düzeyde olduğu gibi yerel düzeyde de ancak -para, zaman, güçlü kamusal ilişki ağları, eğitim,
deneyim gibi- gerekli politik kaynak ve olanaklara sahip olanlar öncelikle aday gösterilir ve
seçilir. Bunların hemen hemen tamamında kadınların dezavantajlı olduğu açıktır.
Bununla birlikte, Türkiye yerel seçilmişlerinin cinsiyet bileşimine bakıldığında,
kadınların ulusal temsilden (%4,3) de düşük bir oranda yer aldığı görülür. 1999 yerel seçim
sonuçlarına göre, 3216 belediye başkanından ancak 20’si (%0.6) kadındır. Belediye
meclislerinde kadınların temsili %1,6’yken, bu oran il genel meclislerinde daha da düşer
4
Clara Greed (1994) Women and Planning, NY. Routledge: 177
5
Türkiye’de evliliğin ilk üç yılında üniversite mezunu kadınların %74’ü, gecekondulu kadınların %90’ı
eşlerinden fiziksel şiddet görmektedir (aktaran, Canan Arın (1998) Kadına Yönelik Şiddet, 75 Yılda Kadınlar ve
Erkekler, İstanbul: 201). Kadın Dayanışma Vakfı’nca Ankara’da yürütülen bir araştırmaya göre, alt toplumsalekonomik gruptan kadınların %97’si, orta ve üst toplumsal-ekonomik gruptan kadınların da %76’sı şiddetin
herhangi bir türüne maruz kalmaktadır (aktaran, TBMM-Kom. (2003) TBMM Kadının Statüsünü Araştırma
Komisyonu Raporu – 1998, KSSGM, Ankara: 55). (%1,4). Dolayısıyla aslında, “eksik temsil”in de ötesinde, Şirin Tekeli’den ödünç alınmış bir
anlatımla6
(1991:117), “yokluk sendromu”ndan söz etmek daha gerçekçidir. Nitekim, bu
düşük oranlar, ne geçici / dönemsel ne de -Ankara, İstanbul ve İzmir’de ortalama olarak
%10’lara yaklaşsa da- yöreseldir.
1999 Yerel Seçim Sonuçlarına Göre Kadın Temsilcilerin Oranı
Kadın sayısı Toplam Sayı Yüzde (%)
Belediye başkanı 20 3.216 0.6
İl genel meclisi üyesi 44 3.122 1.4
Belediye meclis üyesi 541 34.084 1.6
Öte yandan, uluslararası karşılaştırma için, kadınların ulusal parlamentolarda temsilini
yansıtan verilere ulaşmak görece kolayken, yerel düzeyle ilgili olarak aynı şey söylenemez. Bu
konuda, ülkelerin çok farklı yerel yönetim dizgelerine sahip olmasıyla da bağlantılı olarak,
ciddi bir istatistiki bilgi eksikliği vardır. Bununla birlikte, sınırlı verilerin sunduğu
göstergelerin yanı sıra, birçok araştırmacının da vurguladığı ortak nokta, kadınların yerel
düzeyde temsilinin parlamenter temsile göre genellikle daha yüksek olduğu yönündedir.
Uluslararası Yerel Yönetimler Birliği IULA’nın bir raporuna göre7
kadın belediye
başkanlarının oranı Orta Amerika ülkeleri olan Costa Rica’da %12, Honduras’ta %9 ve
Nikaragua’da %7’dir. 1992-95 yılları arasında Latin Amerika’dan toplanan veriler, kadın
belediye başkanları ortalama oranının %8 olduğunu göstermektedir. ABD’de 1990
rakamlarıyla, kadın belediye başkanı oranı %17, yerel meclislerde kadın temsil oranı %23’tür.
Ocak 1997’de ülkenin 100 en büyük kentinden 12’sinin, Mart 1997’de 30 bin nüfustan büyük
975 ABD kentinden 202’sinin belediye başkanı ya da kent yöneticisi kadındır. Kanada’da
yerel meclis üyelerinin %18’i kadındır.
1997 yılında AB ülkelerinde seçilmiş her beş yerel yöneticiden biri kadındır.
Kadınların belediye meclislerinde temsil oranı İsveç’te %41, Finlandiya’da %30,
Danimarka’da %28, Almanya ve Holanda’da %23, İtalya’da %22, Belçika’da %20’dir.
İngiltere’de Londra belediyesinde %28 oranında kadın temsilci vardır8
. Fransa’da 2001 yerel
seçimlerinde kadınlar 3.500 nüfustan büyük kentlerde temsil oranlarını %26’dan %47’ye
yükseltmişlerdir9
. Trinidad ve Tobago’da (Karayipler) Temmuz 1999 seçimleri öncesinde
“Kadınların İlerlemesi için Trinidad-Tobago STK Ağı”nın düzenlediği “Yerel Yönetimlerde
Kadınları Güçlendirme” projesinin de etkisiyle yerel meclislerde kadın temsili %17’den
%26’ya yükselmiştir10. Seychelles adalarında kadın yerel meclis üyelerinin oranı yarıdan
çoktur11
.
Yeryüzü genelinde yerel düzeyin kadınların temsili açısından daha üstün oluşunu
açıklamada kimi tezler vardır. Bunların başında, “makamın iktidarının daha az olduğu
6
Şirin Tekeli (1991) Kadınların Siyasetten Dışlanmışlıklarının 55 Yıllık Öyküsü, Kadınlar ve Siyasal Yaşam:
Eşit Hak-Eşit Katılım, Cem Yayınevi, İstanbul: 117.
7
Aktaran, Azza M. Karam (1998) Beijing+5: Women’s Political Participation: Review of Strategies and
Trends-Background Paper No.1, UNDP: 11-2.
8
CEMR (1997) Supplement on “Equal Opportunities for Women”- Infos No 2, Portugal.
9
Monique Cerisier Ben Guiga (2003) Fransız Toplumunun Çelişkileri: Gündelik Nezaketten Politik Kadın
Düşmanlığına, Tarih ve Siyaset Tartışmaları: Fransa ve Türkiye’de Kadınlar Açısından Tarih ve Siyaset,
KASAUM & Fransa Büyükelçiliği, Ankara.
10 Hazel Brown, Networking Across Party Lines, sdnp.undp.org/ww/women-power /msg00191. html, 12.03.2003.
11 Women-power workking group, WPWG Summary (20.9.1999-24.9.1999): Progress Attained Since 1995,
sdnp. undp. org/ ww/women-power /msg00191. html, 12.03.2003. yerlerde sayılar yükselir” önermesi gelir12. Örneğin Fransa’da son seçimlerde %47’lik bir
orana ulaşılmış olmakla birlikte, birincisi, kadın belediye başkanları çok azdır, ikincisi de hem
akçal gücün belediyelere göre yüksek olduğu hem de senatoya ulaşmanın bir atlama tahtası
olarak görülen il düzeyi yine büyük ölçüde kadınlara kapalı kalmıştır. “Temsil hiyerarşisi”
ulusalla yerel düzey arasında olduğu gibi yerel yönetimlerin kendi içinde de vardır ve kadınlar
hem ulusal-yerel hiyerarşisinde hem de yerel yöneticiler hiyerarşisinde altlarda yer alır13
.
Bununla birlikte bu sav, Türkiye’de eksik temsilin yerel içi karşılaştırmasını (başkanlar-meclis
üyeleri) açıklayabilse de ulusal-yerel karşılaştırmasını açıklayabilmekten yoksundur. Yerel
yönetimlerin akçal, yönetsel ve politik açılardan özerkliğiyle gücü, dolayısıyla iktidarı son
derece sınırlı görünmesine karşın, “iktidar gücüyle kadın temsili arasındaki olumsuz ilişki”
önermesinin doğrulaması bekleneceği üzere kadınların temsil oranı daha yüksek değildir.
Fakat burada bir nokta üzerinde daha durmak gerekir ki, o da yerel ile ulusal politik söylem
arasındaki ayrımlaşma derecesiyle ilgilidir. Çitçi ve diğerleri14, 1963-1999 dönemi yerel seçim
değerlendirmelerinde şu saptamada bulunurlar:
“Her dönem ve seçim için geçerli olan temel özellik yerel seçimlerin ulusal
siyasete bağımlı bir biçimde gerçekleşmesidir. … Varolan veriler, propaganda
temaları ve yöntemleri, seçimlere katılma, seçim sonuçları açısından ulusal
siyasete endekslenmiş bir sürecin 1963-1999 dönemindeki tüm seçimlerde geçerli
olduğunu göstermektedir. … Siyasal partilerin pek azı bir yerel yönetim seçimi
bildirgesi hazırlamışlar ve genelde ulusal siyasete ilişkin sorunlarla gündemde yer
almışlardır.”
Öyle anlaşılıyor ki, yerel politika akçal-yönetsel düzlemde “halka yakınlığı”
doğrulayacak ölçüde özerkleşmiş olmadığı gibi, “özgün politik gündem”in oluşması
düzleminde de bağımsız değildir. Bu durumda, birinci düzlemin -yeryüzü deneyimine koşut
olarak- kadınların göreli yüksek temsili lehine işleyebileceği düşünülse de ikinci düzlemin bu
etkiyi “nötrleştirdiği” öne sürülebilir.
Temsil hiyerarşisinde ulusal-yerel karşılaştırmasını açıklamak için bir diğer yaklaşım,
yerel düzeyin iktidardan çok hizmetle, dolayısıyla kadınların geleneksel rolleriyle daha kolay
bağlantılandırılabilmesi, bir başka deyişle “kadınlara daha çok yakıştırılması”yla ilgilidir15
.
Nitekim Fransa’da yüzyılın ilk yarısında belediye yönetimlerinde görev almak isteyen
kadınlar, “evi temizledikleri gibi kenti de temizleyebilecekleri” savsözüyle hareket
ediyorlardı16. Türkiye’nin 1930 belediye seçimlerinde İstanbul Şehir Meclisi üyeliğini
kazanan Latife Bekir’in ‘belediyecilik her şeyden önce büyütülmüş bir ev idaresi demektir’
yorumu da17 geleneksel cinsiyet rolleriyle yerel yönetime etkin katılım arasında kurulan bu
bağlantıyı doğrular. Türkiye’de kadınların yerel yönetimlerde ulusal yönetimden de düşük bir
oranda temsil edilmesini açıklayabilmek için bu noktada bir açıklayıcı çıkarımda bulunmak
olanaklıdır. Çünkü 1980 sonrası dönem, kentsel topraklar kadar kentsel mal ve hizmet
üretiminin de metalaştığı, bu alanlar üzerinden elde edilen kazançların ciddi bir paylaşım
alanına dönüştüğü yıllardır. Dolayısıyla, yerel politikayla yerel yönetimler, bir hizmet alanı
12 Anne Phillips (1995) Demokrasinin Cinsiyeti, çev. Alev Türker, Metis, İstanbul: 83.
13 Oya Çitçi (1989) Yerel Yönetimlerde Temsil -Belediye Örneği-, TODAİE, Ankara: 230.
14 Oya Çitçi (der.) (2001) Yerel Seçimler Panaroması: 1963-1999, TODAİE, Ankara: 265.
15 Denis Antolini (1984) Women in Local Government: An Overview, Political Women: Current Roles in State
and Local Government (ed.Janet A.Flammang), Sage, California: 26-8.
16 Francoise Thebaud (2003) Kadın Oyundan Siyasal Eşitliğe: Fransız Demokrasisinin Cinsiyeti, Tarih ve Siyaset
Tartışmaları: Fransa ve Türkiye’de Kadınlar Açısından Tarih ve Siyaset, KASAUM & Fransa Büyükelçiliği,
Ankara.
17 Aktaran, Ayşegül Yaraman (1999) Türkiye’de Kadınların Siyasal Temsili (1935-1999) Bağlam, İstanbul: 44. olmaktan çok rantın paylaşıldığı bir alan olarak görülmeye başlamıştır18. Bu dönemde doruğa
çıkan belediyelerde yolsuzluk iddiaları da tümüyle gerçek dışı bir temele dayanmaz. Bu
noktada, kadınların dolaylı olarak dışarıda bırakılması olağandır; çünkü kadınların hem
üzerinden haksız kazanç elde edebileceği bireysel mülk sahipliği hem de rantın üretilip
dağıtıldığı meslek gruplarıyla ilişki ağlarındaki varlıkları son derece sınırlıdır19. Fakat bu
saptama da tam anlamıyla açıklayıcı olamaz; çünkü kadınların yerel düzeyde yokluk
sendromu yalnızca 1980 sonrası dönem için söz konusu değildir.
Türkiye’deki durumu açıklamak için üç unsur üzerinde daha durulabilir. Bunlardan
birincisi, kadınların kurumsal politikadaki “simgeselliği”, ikincisi kadınların yerel topluluk
düzeyinde dahi toplumsal hareketliliğinin son derece sınırlı olması, üçüncüsü de kadın
örgütlenmesinin yakın dönemlere değin yerel’i ilgi alanı dışında bırakmış olmasıdır. Ş. Tekeli
tek parti döneminden bu yana kadınların politikadaki varlığının ana eksenini simgeselliğin
oluşturduğunu belirtir20. Açıktır ki, “vitrin oluşturma” tabiriyle de nitelendirilen simgesellik,
çok büyük ölçüde ulusal politika düzleminde geçerlidir. Dolayısıyla, kadınların yerel
politikada göreli yokluğunun önemsenmeyişi bu unsura da bağlanabilir.
Büyük kentlerde kadınların yerel yönetim organlarında daha yüksek oranlarda yer
almasıyla sol partilerin göreli olarak daha fazla yerel kadın temsilcisinin bulunması, belirtilen
ikinci unsurun etkililiğini kanıtlar. Çitçi21, kır, kasaba ve kent belediye meclislerini
ayrıştırarak, kadın temsilinin kentsel nitelik taşıdığını, ve “nüfus eşiği”nin 100 bin olarak
belirginleştiğini belirtir. Küçük yerleşimlerde kadınlar üzerindeki geleneksel-ataerkil baskının
daha yoğun olduğu, buna karşılık büyük kentlerde kadınların bu baskıdan sıyrılma
olanaklarının göreli olarak artacağı kabul edilirse, bu farklılaşmanın temsile de yansımasının
olağan olduğu düşünülebilir. Öte yandan, özellikle sağ partilerin ilçe ve il yönetim kurulları
kadar belediye meclislerinde de daha az kadın temsilci bulundurmaları ya da hiç
bulundurmamaları da “erkeklerle kadınların yan yana görünmesi”ni genel olarak hoş
karşılamayan bu tür bir “muhafazakarlığın” varlığını gösterir22. Bu etki, toplumsal ilişki
biçimlerinde “karma yaşam”ın ağırlıkta olduğu Fransa gibi Batı ülkelerinden farklı bir model
ortaya koyar.
Son olarak, büyük ölçüde kadınların çok temel bazı sorunlarının ancak merkezi
düzeyde gerçekleştirilecek makro politika düzeltimleri ve yasal düzenlemelerle olanaklı
olmasıyla da bağlantılı olarak, çok yakın zamanlara değin Türkiye kadın hareketi yerel düzeyi
gözardı edegelmiştir. Nitekim 1997 yılında daha çok sayıda kadının etkin politikaya girmesini
sağlamak amacıyla kurulan Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği Ka-der’in de
öncelikli hedefi, yapılacak ilk genel seçimlerde kadın milletvekillerinin oranını %10’a
yükseltmekti; desteklenen adaylar arasında yerel politikaya yönelenler de bulunmakla birlikte,
ulusal politika öncelikliydi. Öte yandan, toplumsal amaçlarla yerel düzeyde örgütlenen kadın
18 “Yerel politikanın ticarileşmesi” süreciyle meclislerin mesleki bileşimini de kısmen bu çerçeveyle ilişkili
olarak değerlendirmek gerekir. Türkiye belediye meclislerinin mesleksel bileşimine bakıldığında, bağımsız
(serbest) çalışanların, bağımsız çalışanlar içinde de ekonomik etkinliklerinin özü ticaret olarak belirlenebilecek
olanların ağırlık taşıdığı görülür. Özellikle 1980’li yıllarla birlikte, “belediye meclislerinde esnaflaşma” ya da
“yerel politikanın ticarileşmesi” diye adlandırılan süreçle kastedilen de bu bileşim ile bu bileşimin politik,
toplumsal ve etik içermeleridir.
19 1999 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide Ka-Der eski başkanı Ş.Tekeli de aynı saptamayı dile
getirmektedir (Hürriyet İstanbul,11 Şubat 1999).
20 Agm: 118-9.
21 Çitçi, age. 1989: 120.
22 Gülay Talaslı (1996) Siyaset Çıkmazında Kadın, Ümit Yayıncılık, Ankara: 112 ve Ayşe Güneş Ayata (1995)
Türkiye’de Kadının Siyasete Katılımı, 1980’ler Türkiye’sinde Kadın Bakış Açısından Kadınlar (der. Şirin
Tekeli) İletişim, İstanbul: 303. kuruluşlarınınsa etkinlik alanı büyük ölçüde topluluğa hizmet ve yardımla sınırlı olageldiği ve
“siyaset dışı bir siyaseti” benimsedikleri için23 bugüne değin kapsamlı yerel politik gündemler
oluşturulmadı. Bu çerçevede Ka-der’in, 2004 yerel seçimlerine yönelik olarak eğitim,
propaganda ve şubesi bulunan yerleşimlerde yerel politik gündemlerin oluşturulmasını da
içeren geniş kapsamlı bir hazırlık sürecine girişmiş olması umut vericidir. Bu süreçte yerel
politika Türkiye kadın hareketinin gündemine ilk kez ciddi olarak girmiştir. Ka-Der Ankara
Şubesi’nin öncülüğünde 3 Nisan 2003’te Ankara’da yapılan, milletvekili, belediye meclis
üyesi, STK temsilcisi ve partili kadınların da katıldığı bir yuvarlak masa toplantısı bu
gündemin ve ardından gelen seçim hazırlığı kampanyasının da sürükleyicisi olmuştur. Söz
konusu kampanya, yalnızca kadınların belediye ve il genel meclislerindeki vahim temsil
oranlarına işaret ettiği için değil, aynı zamanda kadınları yerel gündemlerini oluşturmaya
çağırdığı, kadınların güçlenmesinde yerel politikanın en az merkezi politika kadar yaşamsal
bir düzey olduğunun altını çizdiği için de önemlidir.
Ne Yapmalı?..
Kadınların yerel/ulusal politikada temsili açısından Türkiye’nin özgün duruma ilişkin
bu kısa değerlendirmenin ardından, eksik temsilin neden önemli olduğu sorusuna yeniden
dönüp nasıl üstesinden gelinebileceğini yanıtlanmaya çalışalım. Seçilmiş organlarda
kadınların son derece düşük sayısal varlığına ilişkin görüşler başlıca iki türlüdür24. Bir görüşe
göre kadınların oranının ne olduğu önemli değildir. Temsil zaten yansız ve soyut bir
kavramdır ve buna göre herkes herkesi temsil edebilir. Öteki görüşe göre, kadınların eksik
temsili önemli bir sorundur ve giderilmelidir. İkinci görüşte olanlar da başlıca iki kümeye
ayrılır. Kimileri demokrasi, adalet, çağdaşlık vb. değerler adına kadınların seçilmiş organlarda
daha yüksek oranlarda yer almaları gereğini vurgular. Etkin politikada daha çok sayıda kadın
bulunmasının politik yaşamı varsıllaştıracağı, bu alana yeni değerler getireceği savından yola
çıkanlar da bu kümede anılabilir. İkinci kümede bulunanlarsa, bir adım daha ilerleyip
kadınlarla erkeklerin yaşayışları, sorunları ve gereksinimleri farklı olduğu, dahası her iki cins
arasında toplumsal anlamda bir iktidar çatışması sorunu olduğu için kadınların eksik temsilini
önemserler. Burada, yaklaşımımız açıkça son kümedeki görüşten yanadır.
Öte yandan, “kadınların temsili” dediğimiz şey, basitçe, seçilmiş kadınların
sayısındaki artışla özdeş de değildir. Gerçek anlamda bir temsilden söz edebilmek için,
biçimsel temsilin ötesinde kadınların kendi gereksinimlerini formüle edip
politikleştirebilecekleri düzeneklerin varlığı gereklidir. Kuşkusuz, sayısal temsil önemlidir,
ancak bütün temsil düzeneklerinin aslında bir amaç değil, araç olduğu anımsandığında, yeterli
değildir. Kadınların politik temsili, kadınların politik istemleri, politik programı demektir.
Dolayısıyla, kadın politikacıların politika sahnesindeki bireysel varlıkları, kadınların nesnel
olarak farklı gereksinimlerinin etkili bir biçimde karşılanacağının güvencesi değildir. Bir kere,
kadınların cinsleri adına konuşma güvenini elde edebildikleri, politika sahnesinde nitel bir
değişim yaratabilecekleri, bir başka deyişle biçimsel temsilden gerçek temsile geçebilecekleri
bir sayısal eşik vardır. Uluslararası kadın hareketince geliştirilip BM’in uluslararası hedefleri
arasına da girmiş ve resmi kabul görmüş bulunan %30’luk “asgari temsil eşiği”ne ulaşmadan,
kadınların kendi cinslerinin sorun ve gereksinimlerini temsil etmeleri olanaklı
görülmemektedir.
23 Serpil Sancar Üşür (2000) Siyasal Süreçlere Katılımda Kadın-Erkek Eşitliği, Kadın-Erkek Eşitliğine Doğru
Yürüyüş: Eğitim, Çalışma Yaşamı ve Siyaset, TÜSİAD, İstanbul: 207 ve Aksu Bora (2002) Bir Yapabilirlik
Olarak Ka-Der, 90’larda Türkiye’de Feminizm (der.Aksu Bora & Asena Günal) İletişim, İstanbul: 111.
24 Phillips, age: 85. Bu durumda, ilk olarak, yerel nüfusun yarısını oluşturan kadınların yerel meclislerde
en az %30 oranında temsil edilmeleri zorunludur. Bu oranın güvence altına alınması, başta
anayasa olmak üzere, siyasal partiler ve seçim yasalarında özel önlemler getirilmesini zorunlu
kılar. Belçika, Fransa, Hindistan, Brezilya, Arjantin ve Uganda gibi birçok ülkede kota
uygulamasına yönelik yasal önlemler alınmıştır. Uganda’da25 1995 Anayasası’nın iki
maddesinde kadınlar lehine düzenlemeler yapılmasını sağlayacak “olumlu eylem” kavramına
yer vermiş, 1997 tarihli Yerel Yönetimler Yasası’yla da bütün yerel yönetim düzeylerinde
kadınlar için 1/3 oranında kota uygulaması getirilmiştir. Bu olumlu ayrımcılık
uygulamalarının sonucu olarak, Uganda’da kadınlar yavaş yavaş anahtar karar alma
konumlarına gelmeye başlamıştır.
Fransa’nın son yerel seçimlerinde “6’lı dilim kotası”nın (aday listelerinde sırayla üç
erkek üç kadın) uygulanması bile, “fermuar dizgesi”ne (bir erkek-bir kadın) göre daha
dezavantajlı olmasına karşın, %47’lik temsil oranına ulaşmalarında etkili olmuştur. Bu ülkede
1982 seçimlerinde uygulanan yasal kota Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı olduğu
gerekçesiyle iptal edilmişse de 2000 yılında Anayasal kural haline getirilerek sorun
çözülmüştür. Buna göre, ulusal ve yerel seçimlerde her aday listesinde cinsler arasındaki fark
birden fazla olamaz (“parite ilkesi”). Bu düzenlemenin yaşama geçmesini güvence altına
almak için, siyasal partilerin kamu fonlarından yararlanma kuralları da yeniden düzenlenerek
kadın-erkek eşitliği ilkesini yaşama geçirmek üzere alacakları önlemlere bağlanmıştır.
Arjantin’de seçime girecek adayların %30’u, Brezilya’da %20’si kadın olmak zorundadır.
Hindistan’da yerel meclislerde %33 kota uygulaması vardır. Öte yandan, kotayı zorunlu kılan
bir yasal düzenlemeye sahip olmayan birçok ülkede bile siyasal partiler iç düzenlemeleriyle
(tüzük ve seçim yönetmelikleri) kota uygulamaktadırlar. Avusturya, Norveç, İsveç ve İngiltere
bu ülkeler arasındadır.
Türkiye’de 8 kadın örgütünün ortaklaşa hazırlayıp 25 kadın örgütünün desteğiyle
Mart 2002’de hükümete sundukları, şu anda kadük durumda bulunan Anayasa, Siyasi Partiler
ve Seçim Yasaları’nda değişiklik paketinde de yeryüzü deneyimine koşut önlemler
öngörülmüştür. Öteki maddelerde yapılması önerilen düzenlemelerin yanı sıra, doğrudan
doğruya buradaki konuyla ilgili olarak, Anayasa’nın 127.md.’sinin 1. fıkrasında yapılacak
değişiklikle yerel yönetimlerin “cinsler arası eşit temsil ve katılımcılık esaslarına uygun
olarak” oluşturulması önerilmektedir. Siyasi Partiler ve Seçim Yasalarında değişikliklerle
ilgili yasa tasarısı önerisindeyse, alınması gerekli önlemlerin başında, herbir cinsiyetin en az
%30 oranında temsil ve katılımının yasayla zorunlu kılınması gelmektedir.
Öte yandan, toplumsal cinsiyetin ana kurumsal düzenek ve politikalara yerleştirilmesi
anlamında kotanın tek başına yeterli olacağını söylemek olanaklı değildir. İkinci olarak,
kadınlarca izlenebilir ve denetlenebilir bir yerel politik gündemin varlığı gereklidir. Çünkü
kadın temsilcilerin meşruiyetleri, izlenebilirlikleri ve temsil edilenlerle aralarındaki bağ, başlı
başına cinsiyetlerinden kaynaklanmayıp bu politik gündem üzerinden kurulacaktır. Bu
noktada, yukarıda üzerinde durduğumuz kadın hareketinin yerel düzeyde örgütlenme durumu
ve etkililik derecesi ya da ulusal kadın örgütlerinin yerel düzeye yönelttikleri ilginin düzeyi
büyük önem taşır. Üçüncü olarak da siyasal partilerden başlayarak, yerel yöneticilere değin
yayılan bir alanda, kadın-erkek eşitliğini politik gündemin merkezi konuları arasına
yerleştirecek ‘zihniyet değişikliğini amaçlayan önlemler’ öteki politikalarla birlikte
25 Sömürgecilikten kurtulma savaşımı, ulusal direniş hareketi yaşanan birçok ülkede politik aktivizmin içinde
bulunan kadınların, sonradan yerel politikada etkin roller üstlenmenin de savaşımını verdikleri
gözlemlenmektedir. Uganda gibi Güney Afrika örneği de buna işaret eder. Örneğin Uganda’da Kadın Sekreterliği
birimlerini oluşturan tüzüğü çıkaran, Direniş Meclisleri’dir. uygulanmak durumundadır. Gerek Ka-der öncülüğündeki kampanyanın kadın hareketinin
gündemine taşıdığı yeni farkındalık alanları, gerekse siyasal parti oluşumlarının yanı sıra yerel
politikanın da yeniden yapılanma sürecine girdiğini işaret eden süreçler dolayısıyla, bütün bu
noktaların 27 Mart 2004 yerel seçimlerinin ardından daha sıcak ve yoğun bir tartışmanın
gündemini oluşturacağı umut edilebilir.